A. Faruk Yıldız tarafından kaleme alınan Beykoz Kundura Fabrikası endüstri mirası ve kültürel dönüşüm analizi.
İstanbul Boğazı’nın kuzeyinde, Beykoz Deresi’nin denizle buluştuğu noktada yer alan Beykoz Kundura Fabrikası; bugün ziyaretçilerini alışılmış bir sanayi tesisinden ziyade sinematografik bir endüstriyel plato atmosferiyle karşılar. Yüksek tavanlı üretim holleri, kırmızı tuğlalı mimari dokusu ve Boğaz’a açılan rıhtımıyla yerleşke; günümüzde film setlerine, çağdaş kültür-sanat pratiklerine ve yaratıcı endüstrilere ev sahipliği yapan yaşayan bir mekânsal ekosisteme dönüşür. Yaklaşık iki asırlık kesintisiz bir sanayi geçmişini bünyesinde barındıran bu yapı kompleksi, Türkiye’nin en nitelikli endüstri mirası alanlarından biri olarak kabul görür.
Ancak Beykoz Kundura’nın entelektüel değeri yalnızca mevcut fiziksel kabuğunun korunmuş olmasından kaynaklanmaz. Asıl sosyolojik katman; bu mekânın temsil ettiği toplumsal, ekonomik ve kültürel hafızanın günümüze transfer edilebilme başarısıdır. Endüstri mirası kavramı, çağdaş literatürde fabrikaların ve makine parkurlarının salt teknik muhafazasının ötesinde ele alınır; bu alanlar artık emek kültürünü, gündelik yaşam pratiklerini ve kolektif belleği barındıran çok boyutlu tarihsel peyzajlar olarak okunur.
Beykoz Kundura Fabrikası – Kaynak: Beykoz Kundura Fabrikası Arşivi
Bu rasyonel perspektiften bakıldığında Beykoz Kundura, Osmanlı modernleşme teşebbüslerinden Cumhuriyet’in devletçi sanayileşme hamlelerine, neoliberal yapısal uyum süreçlerinden yaratıcı sermayenin yükselişine kadar geniş bir tarihsel sürekliliğin mekânsal arşivi niteliğindedir. Duvarları, farklı dönemlerin çalışma rejimlerini üst üste biriktiren bir tür tarihsel palimpsest işlevi görür. Mekânda askeri deri üretiminin, kitlesel imalatın ve modern görsel kültürün izlerini bir arada gözlemlemek mümkündür.
“Endüstri mirası, yalnızca geçmişte ne üretildiğini değil; toplumların nasıl yaşadığını, nasıl çalıştığını ve kendilerini nasıl örgütlediğini de görünür kılar.”
Mekân; toplumsal ilişkilerin pasif bir sahnesi değil, bu ilişkileri üreten aktif bir aktördür. Beykoz Kundura’nın dönüşümü; üretim merkezli bir sanayi odağının, temsil ve deneyim eksenli yeni bir kamusal işlev kazanma hikâyesidir.
Fabrikanın geçmişte binlerce işçinin mesaisini düzenleyen üretim ritmi; bugün yerini sinema gösterimlerine, sahne sanatlarına, genel ve kültürel karşılaşmalara bırakır. Boğaz kıyısındaki bu yerleşke, endüstriyel hafızanın çağdaş kent kültürü içerisinde estetik bir cazibe nesnesine indirgenmeden nasıl yeniden anlamlandırılabileceğinin en somut laboratuvarı olarak öne çıkar.
Michel Foucault
Beykoz Kundura, ünlü düşünür Michel Foucault’nun ‘heterotopya’ olarak tanımladığı öteki mekânların kentsel bir izdüşümüdür. Girişindeki denetim sistemlerinden geçip içeri adım attığınız an; sizi dışarıdaki plansız kent karmaşasından soyutlayan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan köklü bir geçmişle bugünün modern sanat vizyonunu aynı rıhtımda buluşturan büyüleyici bir zaman kapsülüne girersiniz.
Kundura Sahne – Kaynak: Beykoz Kundura
Bugün kentsel yaşam kalitesine önem veren kültür meraklıları ve araştırmacılar için vazgeçilmez bir cazibe merkezi olan yerleşke, Kundura Sinema ve Kundura Sahne gibi vizyoner yapılarıyla statik bir açık hava müzesi olmanın çok ötesindedir. Ziyaretçilerine hem iki asırlık bir sanayi palimpsestinin izlerini sürme hem de seçkin etkinliklerle entelektüel bir deneyim yaşama fırsatı sunmaktadır. MİK Portal için kaleme aldığımız bu analiz dizisinde; Boğaz’ın kıyısındaki bu eşsiz ekosistemin tarihsel köşe taşlarını, Kundura Hafıza çalışmalarının kolektif bellek için değerini ve mekânın bugünkü nitelikli dönüşümünü keşfedeceğiz.
Beykoz Kundura Fabrikası’nın bugünkü kültürel kimliği, iki yüzyılı aşan kesintisiz ve dinamik bir dönüşüm sürecinin sonucudur. Bölgedeki endüstriyel faaliyetlerin kökeni 19. yüzyılın başlarına, III. Selim döneminde kurulan kâğıt imalathanesine kadar uzanır. Asıl stratejik dönüşüm ise II. Mahmud döneminde, Osmanlı ordusunun modernleşme ihtiyaçlarına paralel olarak askeri deri üretiminin başlamasıyla gerçekleşir. 1810 yılında kurulan ve “Dabakhane-i Klevhane-i Amire” adıyla faaliyet gösteren tesis; ordunun çizme, palaska ve koşum takımı gibi teçhizat ihtiyaçlarını karşılayan ana merkez haline gelir. Beykoz’un seçilmesinde zengin su kaynakları ve Boğaz üzerinden sağlanan lojistik avantajlar belirleyici rol oynar. 1840’lı yıllarda tesise buhar kazanları ve mekanik ekipmanların eklenmesiyle geleneksel zanaattan modern endüstriyel üretime geçişin ilk öncü adımları atılır.
Sultan II. Mahmud
20. yüzyılın başı, fabrikanın teknolojik altyapısında radikal bir kırılma yaratır. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın girişimleriyle 1912 yılında Avrupa’dan modern debagat makineleri ithal edilir ve üretim kapasitesi günlük bin çift kunduraya ulaşır. Bu hamle, Osmanlı’nın geç dönem modernleşme çabalarının somut bir göstergesi olarak sonraki Cumhuriyet döneminin sanayi altyapısına da zemin hazırlar.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte yeni devletin planlı kalkınma modellerinin merkezine yerleşen tesis, 1933 yılında Sümerbank bünyesine katılarak “Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi” adını alır. Sümerbank dönemi, fabrikanın üretim kapasitesini en üst noktaya taşır. Özellikle Çekoslovakya’daki ünlü Bata fabrikasıyla yapılan teknik iş birlikleri ve 1964 yılında devreye alınan bant sistemi, üretimi tamamen modernize eder. 1970’lere gelindiğinde fabrika, yılda 2 ila 2,5 milyon çift ayakkabı üreten ve yaklaşık üç bin kişiye doğrudan istihdam sağlayan devasa bir sanayi kompleksine evrilir.
İhap Hulusi tarafından tasarlanmış bir Sümerbank afişi
Ancak 1980 sonrasında Türkiye ekonomisinin serbest piyasa modeline geçmesi ve küresel rekabet baskısı, kamu işletmelerinin sürdürülebilirliğini zorlaştırır. 1984’ten sonra istihdam kademeli olarak azalır, 1993’te çevresel gerekçelerle deri üretim bölümü kapanır. Nihayet 12 Ekim 1999 tarihindeki Özelleştirme Yüksek Kurulu kararıyla üretim tamamen durur ve 2004 yılındaki özelleştirmeyle fabrikanın iki asırlık sanayi dönemi resmen kapanır.
2005 yılından itibaren alan, yıkılmak veya atıl kalmak yerine televizyon ve sinema sektörü için büyük ölçekli bir film platosu olarak işlev görür. Bu ticari hamle, yapıların fiziksel dokusunun bozulmadan günümüze ulaşmasını sağlayan koruyucu bir kalkan oluşturur. 2018 yılı sonrasında ise bu prodüksiyon altyapısı; sistemli bir stratejiyle genişler ve çağdaş kent kültürüyle entegre edilmiş çok katmanlı bir kültür, sanat ve hafıza yerleşkesine dönüşür.
Kaynak: Beykoz Kundura
Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası; yalnızca bir üretim merkezi değil, Cumhuriyet’in sosyal politika anlayışını gündelik yaşam ölçeğinde somutlaştıran bütüncül bir “sosyal fabrika” modelidir. Fabrikanın etkisi, imalat bantlarının çok ötesine geçer; Beykoz’un kentsel dokusunu, ekonomik ilişkilerini ve yerel kimliğini doğrudan biçimlendirir.
1950’lerden itibaren genişleyen yerleşke; lojmanları, kreşi, sağlık birimleri, yemekhanesi, spor tesisleri, kütüphanesi ve sosyal kulüpleriyle çalışanların tüm sosyal ihtiyaçlarını karşılayan otonom bir yaşam alanına dönüşür. Bu model, devletçi kalkınma yaklaşımının net bir yansımasıdır. Eski çalışanların anlatılarında sıkça yer bulan “Sümerbank Ailesi” kavramı, bu kurumsal aidiyetin çalışanlar tarafından ne kadar güçlü bir şekilde içselleştirildiğini ortaya koyar.
“Kayığımız diyoruz, artık her şey bizim ya, Sümerbanklıyız ya!”
Fabrikanın en stratejik sosyal altyapılarından birini oluşturan kreş, özellikle kadın çalışanların istihdama katılımını sürdürülebilir kılar. Kültürel alanda ise fabrika yemekhanesinin belirli günlerde sinema salonuna dönüştürülmesi, yerel halkın dünya sinemasıyla tanışmasını sağlar ve semtin kültürel sermayesini büyütür.
Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası Yerleşme Planı – Kaynak: Beykoz Kundura
Ekonomik ve pratik ölçekte fabrika, tüm semtin zaman algısını ve gündelik ritmini kontrol eder. Sabah işe girişi, öğle arasını ve akşam paydosunu bildiren fabrika düdüğü; esnaftan ev kadınlarına kadar tüm Beykoz halkının yaşam saati haline gelir.
“Benim kızım evvela saati öğrendi. Camda otururdu, beşi beklerdi. Düdük ötünce annesi eve gelecek diye sevinirdi.”
Paydos düdüğüyle birlikte hareketlenen çarşı ve esnaf ağı, fabrikanın bölgesel bir ekonomik çekim merkezi olduğunu kanıtlar. Aynı zamanda 1960’lar ve 70’lerde sendikal örgütlenmenin güçlenmesiyle yerleşke, güçlü bir işçi kültürünün ve kolektif mücadele kimliğinin gelişim alanı olur. Mülakatlarda grev süreçlerinin bile birer çatışma anından ziyade kemençeler, türküler ve şiirlerle hatırlanması; bu kültürün derinliğini gösterir.
1999 yılındaki kapanış; bir istihdam kaybı değil, semtin sosyo-ekonomik omurgasının sarsılması anlamına gelir. Fabrikanın çekilmesiyle yerel esnafın gelirleri düşer, mahalleler arası toplumsal ağlar zayıflar. Dönemin tanıklarından birinin ifadesiyle, “Beykoz yöresindeki fabrikalar kapatıldıktan sonra sanki sıkılmış sünger gibi fakirleşti.” Bu derin sarsıntı, mekânın sonraki yıllarda yaratıcı endüstriler ve hafıza çalışmalarıyla yeniden ayağa kaldırılmasının toplumsal zeminini hazırlar.
Bir sanayi tesisi faaliyetini sonlandırdığında yalnızca üretim araçları durmaz, bir bölgenin kuşaklar boyunca biriktirdiği toplumsal deneyim de görünmez hale gelir. Bu nedenle endüstri mirasının korunması, yapıların salt fiziksel restorasyonunun ötesinde o mekânın somut olmayan kültürel mirasının geleceğe aktarılmasıyla mümkündür. Beykoz Kundura bünyesinde yürütülen hafıza çalışmaları, Türkiye’de bu koruma metodolojisinin en kapsamlı pratiklerinden birini sunar.
Bu alandaki kurumsal hafıza, Kundura Hafıza Kültürel Mirası Koruma Derneği tarafından aşağıdan yukarıya (bottom-up) bir yaklaşımla inşa edilir. Resmi belgelerin sınırlarını aşmayı hedefleyen dernek; 2015 yılından bu yana eski çalışanlar, aile bireyleri ve Beykoz sakinlerinin dahil olduğu 250’den fazla kişiyle derinlemesine sözlü tarih mülakatları gerçekleştirir. Sözlü tarih, resmi anlatıların dışında bırakılan işçi sınıfı deneyimlerini görünür kılarak tarih yazımını demokratikleştiren sosyolojik bir araçtır.
“Sözlü tarih; geçmişi yalnızca yönetenlerin değil, yaşayanların da anlatabilmesini mümkün kılar.”
Bu mülakatlar sonucu biriken veriler, 2021 yılında tarihi Marangozhane binasında kalıcı bir anlatıya dönüşür ve “Kundura’nın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya” sergisiyle kamusallaşır. Sergi; klasik müzecilik kalıplarını kırarak eski çalışanların bağışladığı çalışma karneleri, fotoğraflar ve kişisel nesneler üzerinden katılımcı bir arşiv modeli sunar. Dijital teknolojilerin, QR kodların ve interaktif işitsel materyallerin kullanımı ziyaretçinin nesneler ile işçi anlatıları arasında doğrudan bağ kurmasını sağlar ve pasif seyir deneyimini aktif bir bellek aktarımına dönüştürür.
Kundura’nın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya
Sosyolog Maurice Halbwachs’ın kolektif bellek teorisinde vurguladığı gibi, insanlar geçmişi ortak toplumsal çerçeveler içinde hatırlar. Arşivde karşımıza çıkan “paydos düdüğü”, “Sümerbank ailesi” ve “kreş” gibi ortak referanslar; bireysel anıların ötesinde güçlü bir semt kimliğine işaret eder. Sanayisizleşmenin yarattığı hafıza kaybına karşı geliştirilen bu dijital ve interaktif arşivleme stratejisi, hızı sürekli artan kentsel dönüşüm süreçlerinde toplumsal sürekliliği sağlayan dinamik bir kültürel koruma laboratuvarı işlevi görür.
Eski sanayi alanlarının yeniden işlevlendirilmesi projelerinde, mekânlar ya tamamen müzeleştirilerek steril birer tarih nesnesine dönüşür ya da yoğun ticari operasyonlarla tarihsel bağlamlarından kopar. Beykoz Kundura ise bu iki uç yaklaşım arasında dengeli bir kültürel ekosistem inşa etmeyi başarır. Alan bugün; alternatif sanat üretimi, yaratıcı endüstriler ve kamusal deneyimin iç içe geçtiği yaşayan bir yapı olarak faaliyet gösterir.
Kundura Sinema – Kaynak: Kundura Sinema
Bu güncel dönüşümün en güçlü sacayaklarından biri, ana akım sinema dağıtım ağlarının dışında konumlanan Kundura Sinema’dır. Belgesel seçkileri, sessiz sinema günleri, film söyleşileri ve restorasyon projeleriyle burası; sinemayı bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarıp eleştirel bir karşılaşma alanına taşır. Canlı müziğin eşlik ettiği sessiz film gösterimleri, fabrikanın tarihsel atmosferiyle doğrudan bir estetik bağ kurar. Bu pratik, fabrikanın işlediği dönemlerde yemekhanenin sinema salonuna dönüştürülmesi geleneğiyle de anlamlı bir tarihsel paralellik oluşturur.
Kundura Sahne ise performans sanatları, çağdaş dans, tiyatro ve disiplinlerarası deneysel prodüksiyonlara ev sahipliği yaparak klasik sahne formlarının sınırlarını zorlar. Bir zamanlar seri üretimin yapıldığı geniş endüstriyel hacimler, bugün sanatçılar ve izleyiciler arasında ezber bozan yeni kamusallık biçimleri üretir.
Bir zamanlar seri üretim için tasarlanmış bir fabrikanın bugün düşünsel üretim, estetik deneyim ve kültürel karşılaşma alanına dönüşmesi; mekânın anlamının sabit olmadığını, tarihsel olarak yeniden üretildiğini gösterir.
Yerleşke, pasif bir izleyici kitlesi yerine katılımcı bir kültür üretimi modelini benimser. Yıl boyunca düzenlenen tematik atölyeler, seminerler ve hafıza yürüyüşleri; ziyaretçileri doğrudan bilgi üretim sürecinin bir parçası haline getirir.
Kültürel ekonominin ve mekânsal deneyimin tamamlayıcı unsuru olarak kurgulanan Demirane Restoran, tarihî dokuyu metalaştırmadan ziyaretçilere nitelikli bir sosyal buluşma alanı sunar. Böylece yerleşke; yalnızca belirli saatlerde tüketilen bir etkinlik alanı olmaktan çıkarak günün her saatine yayılan çok katmanlı, yaşayan bir kent laboratuvarı niteliği kazanır.
Kentler; yalnızca yeni yapılar inşa ederek değil, geçmişten devraldıkları endüstriyel katmanları çağdaş ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden yorumlayarak dönüşür. Beykoz Kundura Fabrikası’nın yaklaşık iki yüzyıla yayılan makro hikâyesi, bu mekânsal evrimin ve kültürel süreklilik anlayışının en somut izdüşümüdür. 1810’da askeri ihtiyaçlar için kurulan bir debbağhanenin; Cumhuriyet döneminde kitlesel üretimin omurgasına dönüşmesi, sanayisizleşmeyle sessizliğe gömülmesi ve nihayet yaratıcı endüstrilerin merkezi haline gelmesi, Türkiye’nin modernleşme serüveninin mekânsal bir özeti niteliğini taşır.
Göstergebilimsel açıdan bakıldığında bu dönüşüm, radikal bir semiyotik kırılmaya işaret eder. Geçmişte disiplin, fiziksel emek, seri imalat ve sanayi modernitesiyle özdeşleşen mekân; bugün yaratıcılık, entelektüel üretim, estetik deneyim ve özgür kamusal karşılaşma kavramlarının taşıyıcısıdır. Ancak bu yapısal değişim, muadillerinin aksine geçmişin izlerini silerek veya mekanı soylulaştırarak gerçekleşmez. Eski üretim holleri, kırmızı tuğlalı atölyeler ve endüstriyel mimari unsurlar muhafaza edilerek yeni işlevlerle kusursuz bir şekilde entegre edilir.
Bu rasyonel model, çağdaş kültürel miras literatüründe sıklıkla savunulan “yaşayan miras” yaklaşımının tam karşılığıdır. Yapıları belirli bir tarihsel ana dondurup steril birer müze objesi yapmak yerine; toplumsal yaşamın aktif, organik birer bileşeni olarak korumak, uzun vadeli koruma stratejilerinin temel koşuludur.
“Endüstri mirası, geçmişin korunmuş bir kalıntısı değil; toplumların kendileriyle kurduğu ilişkinin yaşayan bir parçasıdır.”
Kundura Hafıza’nın yürüttüğü sözlü tarih çalışmaları, bu mirasın sadece fiziksel duvarlardan ibaret olmadığını kanıtlar. Fabrikanın gerçek mirası; paydos düdüğünün semt üzerindeki etkisinde, işçi dayanışmasında ve kuşaklararası aktarılan kolektif bellekte yaşar.
Bugün binlerce işçinin emek verdiği üretim bantlarının yerini sinema gösterimleri, çağdaş performanslar ve entelektüel tartışmalar alsa da mekânın temel toplumsal işlevi özünde değişmez. Beykoz Kundura, insanları bir araya getiren, ortak deneyim alanları inşa eden rasyonel bir kamusal merkez olmayı sürdürür. Modern kentlerde hafızayı korumanın en etkili yolu, geçmişi nostaljik birer öge olarak tüketmek değil, onu bugünün yaşamı içerisinde yeniden üretmektir.
Beykoz Kundura Fabrikası Web Arşivi