Modern kent yaşamı, insanları ve toplumsal ilişkileri kökten değiştirmiştir. Sanayi Devrimi sonrasında gelişen şehirler, insanların birbiriyle olan temasını arttırsa da psikolojik olarak bireyselliğe itmiştir. Walter Benjamin bu değişimi ve dönüşüme anlam kazandırmak amacıyla şehir hayatını inceleyen figür olan ‘Flâneur’ kavramanı kullanır.
Flâneur; şehir içinde dolaşan, tüketim alışkanlıklarını, modern yaşamda olan biteni, görülen veya görülmeyeni inceleyen gezgindir. Flâneur, toplum içinde kendini belli etmez ve modern hayat içerisinde olanları okumaya çalışan bir kent gözlemcisidir.
Amerikalı film yapımcısı, yönetmen ve senarist Martin Scorsese; 1976 tarihi yapımlı Taxi Driver filminde o zamanın şehir yaşantısının birey üzerindeki etkisini incelememize yardımcı olur. Filmin ana karakteri Travis Bickle’ı, yıldız oyuncu Robert De Niro oynamıştır. Travis, New York şehrinde gece taksiciliği yapan ve şehrin görünmeyen hayatına tanık olan biridir ve kendi deyimiyle ‘Tanrı’nın yalnız adamı’dır. Film bize Travis’in açısından gördüğümüz şehri sadece mekân bağlamında değil; yalnızlığın, toplumsal çürümenin ve yabancılaşmanın bir sembolü de olarak tanıtır.
Bu bakış açısıyla birlikte Travis Bickle için; Walter Benjamin’in flâneur kavramının daha görünür, sinematik ve karanlık tarafından bakılan hali olarak bahsedilebilir. Her ikisi de toplumu, şehri, bireyleri izler ve modern yaşama alanda tanıklık eder. Fakat klasik flâneur kavramının tersine; incelediği yaşama hayranlık duymaz, ona mesafelidir. Bu sebepten dolayı Taxi Driver filmi; sadece bize bir karakter incelemesi değil, bunun yanında modern şehir yaşantısının da yüzünü sinematik olarak sunar.
Walter Benjamin’in modern kent yaşamı üzerine olan düşüncelerinde dikkat çeken figür Flâneur’dür. Charles Baudelaire, Flâneur kavramının temelinde olsa da onu felsefi ve kültürel anlamda bir gözlem aracına çeviren Benjamin’dir. Kendine has diyalektik yöntemiyle flâneurü, ‘Pasajlar’ adlı çalışmasında 19. Yüzyıl Paris’ini analiz ederken sembolik bir figür olarak ele alır. Bunu yaparken ki amacı; Paris şehrinde ‘amaçsızca’ dolaşan flâneurü, kendi sosyolojisi çerçevesinde anlamak ve flâneurün kendi benliğiyle bütünleşen eleştiriyi oluşturmaktır.
Flâneur, kelime anlamında ‘aylak gezgin’ olarak ifade edilse de Benjamin’in anlayışında bundan daha öte bir felsefi fikir ve figürdür. O; şehrin içinde gezen bir kişi değil, modern hayatı inceleyen ve analiz eden bir figürdür. Vitrinler, mağazalar, pasajlar, kalabalık ve gündelik yaşam onun alanıdır. Kent sadece bir görsel alan oluşturmaz, toplumsal analiz için okunması gereken bir sayfa gibi görür.
Benjamin için 19. Yüzyılda Paris, modernleşmenin kalbidir. Büyük ve geniş bulvarlar, vitrinler, alışveriş için pasajlarla beraber tüketim kültürü ve günden güne değişen modern kent yaşamı yeni bir bireyi ve toplumu ortaya çıkarmıştır. Bu şehir içerisinde dolaşan ve kalabalıklar içinde gözlem yapan flâneur, modernleşmeyi ve kent deneyiminin oluşturduğu değişimi inceler.
Modern kent; sadece özgürlük ve tüketim alanı değil, aynı zamanda yabancılaşmanın da bulunduğu yerdir. Flâneur, toplum içerisinde dolaşsa da aidiyet hissetmez. Bu yüzden Benjamin’e göre modern bireylerin kent içerisindeki çelişkisi burada belli olur. Bireyler birbirlerine kent içerisinde daha yakın olurken aynı zamanda daha da yalnız ve mesafeli hale gelmektedirler.
Flâneur kavramı günümüz çağında da görülmektedir. Büyük şehirlerde, modern kentlerde ve metropolde yaşayan insanlar kalabalık içinde yalnızlardır. Martin Scorsese’nin Taxi Driver (1976) filmindeki Travis Bickle gibi karakterler de bu tip bireylere örnek olarak gösterilebilir.
Travis, Benjamin’in tabirindeki flâneur gibi şehir içinde dolaşarak kent yaşamını gözlemleyip bireyleri kendince inceler. Fakat bu filmde gözlemcilik daha çok Amerika’ya olan öfke, yalnızlık, ahlaki çöküntü ve şehrin o parçalanmış karanlık yapısı etrafında şekillenir. Bu sebeple Travis Bickle, flâneur karakterinin modern çağdaki karanlık ve pis tarafını yansıtmasıyla karşımıza çıkar.
Walter Benjamin; flâneur’ü şehirle kendisi arasına mesafe koyan, kalabalık içerisinde gezinen ve gezinirken de gözlemcilik yapan konumda tutarak modern kent yaşamını okuyan kişi olarak tanımlar. Travis Bickle, taksi şoförlüğü yapması sebebiyle şehir ve insanlarla arasına mesafe koymakta zorlanır. O, mesafe koyamasa da şehrin her yerinde bulunur. İnsanlara, gece hayatına ve New York’un bilinmeyen yönüne tanıklık eder. Fakat Benjamin’in flâneur’ünün aksine filmde Travis’in gözlemciliği kendisini etkiler.
Vietnam Savaşı’nın bitmesiyle dönen Travis, bir boşluk, yalnızlık psikolojisinde olan ve toplum içine tekrar girmekte zorlanan bir taksi şoförüdür. Taksi şoförlüğündeki motivasyonu için Travis’in yaşadığı uyku problemi ve insanlarla ilişki kuramaması örnek gösterilebilir. Fakat şehrin o karanlık yüzünü görmesi ve sokaklardaki insanların yaşamına tanık olmasıyla daha da kötü hissetmeye başlamıştır.
Travis, şehrin bu çöküşüne tanık olmasıyla modern kent yaşamına karşı öfkesini film içerisinde gördüğümüz bir karakterdir. Kritik olan şey Travis’in gece vardiyasını seçmesidir. Çünkü şehrin gece hayatı farklı bir yaşamı temsil etmektedir. Gündüz ortaya çıkmayan insanlar, yaşamlar ve ilişkiler gece görülmektedir.
Travis, taksicilik yaptığı süre zarfında şehri dolaşmaktadır. Dolaştığı esnada etrafı, New York sokaklarını dikkatlice gözlemlemektedir. Bu durumda Travis, ‘flâneur-iz sürücü’ olarak bize sunulur. Gözlem boyunca görmek istemediği fakat sonrasında zorunlu olarak maruz kaldığı toplumsal çöküş görülmektedir.
Kameranın ön camdan, yani Travis’in gözünden bize gösterilmesi tesadüf değildir. İzleyenler olarak bizlerde Travis’in açısından gözlem yapmaktayız ve şahit olmaktayız. Gece hayatında yaşanılan olaylar, ışıklar altında yürüyen insanlar, tabelalar, kavgalar, sokak esnafları ve suçluları bu gözden görebilmekteyiz.
Benjamin’in flâneur figürü, şehirle ilgili estetik bir şekil oluştururken Travis ise şehre karşı film ilerledikçe düşmanca bir tutum alır. Şehri gözlemler fakat anlamaktan ziyade yargılamaktadır. Günlüğünde sokakları anlatırken New York’u pislik yığını olarak yazdığı cümlelerde ifade eder. Travis, New York gecelerinde dolaşa insanların hepsini hayvan olarak görür ve bir gün gerçek bir yağmurun bu pislikleri temizleyip götüreceğini repliğinde söyler. Bu replik bize gözlemlerinin düşüncelerinde verildiği sahnelerinden biridir.
Asıl durum Travis’in modern kent yaşamına karşı değil, kendisine karşı yabancı olmasıdır. Çünkü savaş sonrasında hayata ve insanlara uyum sağlayamaz. Bu sebepten dolayı şehirde gördüğü her şey onun duygu ve düşüncelerinde negatif yansımaktadır.
Taxi Driver filmi içerisinde şehir tasvirini direkt ve güçlü bir şekilde görürüz. Film; New York’u sadece bir şehir olarak değil, çürümeye başlayan bir vücut gibi sunmaktadır. Travis’in bu şehir içindeyken yaptığı gözlemleri iç ses olarak filmde izlemekteyiz.
Karanlık içerisinde dolaşan taksi, şehrin kasvetinde dolanmaktadır. Sokaklardaki o karanlık sis ve buhar, şehrin görüntüsü içerisinde görsel bir anlatı sunmaktadır. Patlamış su borularından fışkıran sular, yer altından çıkan buharlar ve gündüz görünmeyen insanlar, şehrin çürümüşlüğünü simgelemektedir. Travis’e göre şehir pislikten geçilmeyen bir bataklık olarak gözlenmektedir.
Şehrin Çürümüş Yanı: Patlayan Su Boruları
Bu gözlem Travis’i psikolojik olarak etkilemektedir. Çünkü kendi iç dünyasında şehre ve inşalara karşı duyduğu öfke giderek artmaktadır. Filmde şehrin yansıtıldığı sahneler ve olaylar arttıkça Travis’in ruhsal durumu buna göre paralellik göstermektedir.
Film içerisinde New York şehri romantize edilerek anlatılmaz. Bu şehir karanlık, kaotik ve negatif yönüyle yansıtılır. Sokaklarda hayatı düzensiz insanlar, toplanmamış çöpler, suçun günlük hayatın parçası olduğu ve birbirine tahammülsüz insanlar görülmektedir. Travis her zaman şehri temizleme isteğiyle sokaklarda gezinmektedir.
Benjamin’in flâneur figürü kentte olan güzellikleri ararken Travis yalnızca toplumsal çürümeyi gözlemlemektedir. Bu gözlem sonucunda şehrin karanlık bir yapıya sahip olduğunun farkına varmaktadır.
Filmde Travis; şehrin sokaklarını gezerken en çok kaldırımlara, barlara, sinemalara ve gece kulüplerine rastlar. Bu mekânlar aslında modern kentin görünmeyen ve karanlık yüzü olarak sergilenen alanlardır. Şehrin yalnızlığı içerisinde kaybolan Travis’in şu sözleri sinema tarihinde unutulmaz bir replik olarak geçmektedir:
Yalnızlık hayatım boyunca peşimi bırakmadı. Barlarda, arabalarda, kaldırımlarda, dükkânlarda… Hiçbir yerde. Kaçış yok. Ben Tanrı’nın yalnız adamıyım.”
Benjamin’in bahsettiği pasajlar nasıl 19. yüzyıldaki Paris şehrinin ruhunu yansıtmaktaysa, Travis’in taksicilik yaptığı şehir sokakları ve diğer mekânlar da 70’lerdeki New York’un ruhunu yansıtmaktadır. Şehir, filmde de görüldüğü gibi gecesi başka gündüzü başka bir hayata sahiptir.
Travis taksi içerisindeki gözlemlerde insanları seyretmektedir. İnsanların birbirleriyle olan üsluplarını, sarhoş insanların hareketlerini, suçluların davranışlarını, seks işçilerinin maruz kaldığı olayları ve yalnız bireylerin sessizliğini bizler Travis’in gözünden tanıklık ederiz. Fakat bunları gözlemlediği sırada kendisi bu hayatın bir parçası değildir.
Modern kentin Flâneur’ü Travis Bickle’ın gözünden kaldırımları ve caddeyi gözlemlerken
Özellikle gördüğümüz bar sahnelerinde bunu görmekteyiz. Travis insanların içindedir fakat onlara dâhil değildir. Çevresindeki muhabbetlerin hep dışındadır. İnsanlar keyif alırken, eğlenmeye devam ederken o sadece izlemektedir.
Benjamin’in flâneuründeki temle özellik kalabalık içerisinde kaybolmasıdır fakat Travis kalabalıkta görünür haldedir. Çünkü yalnız olması insan içerisinde olmadığı anlamına gelmemektedir. Kendini soyutlamakta ve insan içindeyken bile yalnız kalmakta olan biridir. Bu sebepten dolayı film içerisinde şehrin gözlemini ve yalnızlık arasında bir bağ kurulmaktadır.
Şehir içerisinde sürekli yeni sahneler görmekteyiz. Fakat bu görüntüler sürekli şehrin karanlık yüzünü yansıtır. Bu yüzden Travis’in her yeni gözlemi onu daha da yalnızlaştırır ve aitlik hissi vermez.
Betsy: İstenilen Fakat Yaşanılamayan O Hayat…
Betsy karakteri film içerisinde Travis’in görüşmeye başladığı ve ulaşmak istediği hayatın temsilcisidir. Betsy; eğitimli, toplum içerisine uyum sağlayan, pozitif yönlü ve eğitimli bir kişilik olmasının yanı sıra senatör Charles Palantine’in seçim kampanyasında çalışan biri olarak film içerisinde görülür. Travis’in gece hayatındaki figürlerin aksine Betsy; New York kentinin daha modern, düzenli ve sistemin pozitif yönünü temsil eder. Bu sebepten dolayı Travis’in sürekli kınadığı hayattan uzak olan Betsy, sadece romantik açıdan değerlendirilen bir kişi olarak görülmez, aynı zamanda istenilen bir hayatı da sembolize eder.
Travis, onu ilk gördüğü andan itibaren sürekli gözetler. Senatör için çalıştığı ofisinin camında gözetlediği sahnelerde Betsy; ilgi odağı olması, insanlarla iyi iletişim sağlayabilmesi ve sosyal hayatın etkin bir parçası olması ile dikkat çeker. Travis ise bunun tam tersidir ve yalnızlaşmış ve toplumdan uzak biridir. Aslında bakıldığında Benjamin’in flâneurü insanları gözlemleyerek onlar hakkında bilgi edinirken Travis de aynı şekilde Betsy hakkında gözlem yaparak bilgi edinir. Fakat bu gözlemler romantik bir sebepten dolayı değil, bir istek üzerine gözlemdir. Bu istek bir idealizasyondur. Yani Betsy, Travis için bir birey olmaktan çıkıp kurtuluş umudunu temsil eden biri haline gelmiştir.
Travis ve Betsy, kahve içmek için buluştukları sahne
Travis, ilerleyen süreçte onunla tanışır ve birlikte vakit geçirirler. İlk zamanlarda Travis sakin ve normal davranışlar sergiler. İzleyiciler olarak Travis’in artık toplumsal normlara adapte olacağına inanırız fakat sonrasında bu ilişki bozulur. Travis’in Betsy’i müstehcen bir sinema filmine götürmesiyle toplumsal normlardan uzaklaştığını görürüz. Travis için sıradan olan bu sinema tercihi, Betsy için fazlasıyla rahatsız edici ve kabul edilmez bir seçimdir.
Bu durum bize Travis’in neden toplumun dışında kaldığını açıklar niteliktedir. O, insanları gözlemlemektedir fakat dünyalarına dâhil olamamaktadır. Bahsettiğimiz klasik flâneur figürü toplumla ile arasında bilinçli bir mesafe bırakırken o, bu mesafeyi kapatamaz ve ilişkisinde başarısızlığa uğrar.
Betsy’nin onu terk etmesiyle sadece bir ilişki bitmemiş ve aynı zamanda Travis’in topluma yeniden karışma durumu da sona ermiştir. Bundan sonra onun için New York sokakları giderek daha karanlık, düşmanlaşan, kendisinin dışlandığı ve yalnız kaldığı bir yapı olmuştur.
Iris Karakteri ve Bir Gözlemcinin Müdahaleciye Dönüşümü
Taxi Driver filminde en önemli karakterlerden biri de Iris’tir. Daha çocuk yaşta zorla fuhuşa sürüklenmiş olan Iris, New York’un ahlaki çöküşünün ve toplumsal çürümenin göstergesidir. Travis, ona ilk kez taksisinin arka koltuğuna bindikten sonra bir adamın alıkoymasından kaçarken denk gelir. Fakat Iris taksiye bindikten sonra zorla araçtan alınır. Travis’in zihninde bu durum travmatik bir iz bırakmıştır.
Travis, Iris (ortadaki) ve onun arkadaşıyla diyalog sahnesi
Bir flâneur gibi modern kenti gözlemleyen Travis, şehrin pis tarafına şahit olmaya devam etmiştir. Iris’in yaşadığı bu durum karşısında sadece gözlemci ve pasif kalmaz. O, bu duruma sessiz kalmayarak bu gözüyle gördüğü olaya müdahale etmek ister. Bu durum onu bildiğimiz flâneurden ayıran özelliklerden biridir. Anlamaya çalışan bireyden çıkan gözlemci Travis, müdahaleci ve değiştirmeye çalışan birine dönüşmektedir.
Travis, Iris’i tekrar ailesine kavuşturma isteği ilk bakışta vicdani bir çaba gibi görünse de bunun altında bir motivasyon ve arka plan yatmaktadır. Iris’i kurtarmak sadece bir kız çocuğunu kurtarmak değil, gözlemlediği bu çürümüş şehirde adaleti uygulamayı amaçlamasıdır. Bu nedenle Travis için şehri, bireyleri ve toplumu gözlemlemekten çıkıp eyleme geçtiği süreç Iris karakteriyle daha görünür bir hal almıştır diyebiliriz.
Filmin finalinde görüldüğü gibi Iris’i kaçıran adamlara karşı şiddet göstermesi de bu gözlemlerinin sonucu niteliğindedir. Travis; sadece gözlemci veya gezgin değil, flâneurden farklı olarak müdahaleci bir tavır sergilediği bir karakter haline gelmiştir. Sonuç olarak Iris’i kurtarma isteğinden yola çıkarsak, filmin sonunda kendisinin klasik flâneur kimliğinden uzaklaştığını ve New York şehrinde bir müdahaleciye veya temizleyiciye dönüşmesiyle sonlandığını söyleyebiliriz.
Genel bir çerçevede değerlendirecek olursak, Taxi Driver filmi Walter Benjamin’in flâneur kavramını 1970’lerin New York’undaki modern kent yaşamının karanlık tarafını ve toplumsal çürümenin gözlemi üzerinden değerlendirmemizi sağlamaktadır. Travis Bickle, taksi şoförlüğü yaptığı New York caddelerinde aynı zaman gözlemcilik yaparak şehrin görünmeyen hayatına tanıklık eder. Bu durum onu toplumda yabancılaşmaya ve yalnızlığa itmektedir. Bu yönden bakılacak olursa, klasik flâneur kavramının estetik ve uzak bakışıyla beraber modern çağın insanını psikolojik açıdan konumunu da bize göstermektedir.
Film süresince şehrin ve toplumun çürümesi ile Travis’in psikolojik çöküşü paralel bir şekilde ilerlemekte ve gözlemcilik zamanla yerini müdahaleci konumuna getirmektedir. Özellikle bakıldığında Iris karakterinin yaşadığı olaylar, Travis’i bu müdahaleci davranışa itmiştir. Bu yüzden film; sadece bireyin yaşadığı olayları anlatmakla kalmayıp gözlemlediği o modern kent yaşamının karanlık tarafını, yalnızlığı, toplumsal çöküşü ve birtakım kötü olayları da eleştirel bakışla bize göstermektedir.
Bir bütün olarak bakacak olursak Taxi Driver; bir kentin karanlık tarafını, bireye olan yansımasını, modern şehir hayatının deneyimini ve toplumun nasıl bir çöküşe sürüklendiğini anlatan önemli bir sinema filmi olarak gösterilebilir.
Ölçer, H. (2023). Kriminal Flanör: Travis Bickle örneği. Nosyon: Uluslararası Toplum ve Kültür Çalışmaları Dergisi, 12, 37-51.
Emre Canpolat, Walter Benjamin’de Yöntem ve Flâneur, Moment Dergi, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültürel Çalışmalar Derneği, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/430808
https://nofilmschool.com/taxi-driver-ending (Görsel)