resim 2022 03 30 013939 | RÖPORTAJ#1 | Özalp Birol ile Müzecilik
0

Özalp Birol, 1961 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Ortaokulda ve lisede başarılı bir öğrencilik hayatıyla birlikte Fenerbahçe Lisesinden mezun olarak Boğaziçi Üniversitesinin yolunu tutmuştur. 1983 yılında Boğaziçi Üniversitesi Yöneticilik (Satış ve Pazarlama) bölümünden mezun olmasıyla birlikte onu bekleyen prestijli bir iş hayatının kapıları, ardına kadar açılmıştır.

1985-1994 yılları arasında, Unilever ve Nestlé grup şirketlerinde ve Turcas
Petrolcülük A.Ş.’de (Türkpetrol Holding) marka yöneticiliğinden satış ve
pazarlama müdürlüğüne uzanan çeşitli pozisyonlarda görev yapan Birol,
ardından 1994 yılının başlarında ise Yapı ve Kredi bankası şirketi bünyesinde
“Reklam, Halkla İlişkiler, Kültür ve Sanat Bölüm Başkanlığı” ve “Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. Genel Müdürlüğü ve Yönetim Kurulu Üyeliği” görevini üstlenmiştir.

2001-2004 yılları arasında ise “Koç Kültür Sanat ve İletişim Hizmetleri A.Ş.
Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi” ve Koç Finansal Hizmetler A.Ş.’de de “Kurumsal İletişim Direktörü” olarak meslek hayatına devam etmiştir.

Kısacası, kariyerinin ilk yıllarında global şirketlerde pazarlama ve halkla ilişkiler departmanında görev alan Birol, 1994 yılından sonra profesyonel yaşamını sanat dünyasının derinliklerine doğru yöneltip yöneticilik becerilerini bu alanda kullanmıştır. Biz de kariyer hayatı adına bu radikal kararı vermesi ile ilgili şu şekilde bir soru sorduk:

Unilever, Nestle ve Türkpetrol Holding gibi kurumsal firmalarda satış ve pazarlama alanlarında başarılı bir kariyer geçmişinden sonra önce Yapı Kredi ardından da Koç Holding’de Kültür ve Sanat alanına yönelmenizdeki başlıca unsurlar nedir?

Bol ve çeşitli kitap okunan ve müzik dinlenen bir ev ortamı, çocukluktan
başlayan ve süregelen kişisel ilgim, 1994 yılında çalışmaya başladığım
Yapı Kredi’nin bu alandaki geçmişi, kurum kültürü, o dönemin üst
yönetiminin kültür ve sanata önem ve öncelik vermesi, birlikte çalıştığım
insanların kalitesi, 1994 yılından başlayarak bu alana profesyonel olarak
odaklanmamın başlıca unsurlarıydı diyebilirim.

Koç Holding, sanatın hemen hemen her alanına yönelik birçok yatırımda
bulunan ve bu konuda ülkemiz adına büyük bir önem arz eden ender
kuruluşlardan biridir. Fakat Koç Holding bunlardan sadece bir tanesi, son
yıllarda şirketler sanat koleksiyonu oluşturma konusunda girişimlerinin oldukça arttırdığını söyleyebiliriz. Hatta, Fortune Dergisinin 90’lı yıllarda yayımladığı en varlıklı 500 şirket listesinde bulunan şirketlerin neredeyse yarısı, kendi bünyesi içinde sanat eserleri koleksiyonu oluşturmaktadır; lakin şirketlerin kar etme misyonuyla yola çıkan kuruluşlar olduğunu düşündüğümüz zaman, neden bütçelerinin bir kısmını sanat eserlerine ayırdığı sorusu, aklımızı meşgul ediyordu. Bu konu hakkında kendisine şöyle bir soru yönelttik:

Birçok şirketin kültür ve sanat adına yatırımlarda bulunmasının arkasındaki gerekçe nedir ve Kültür, Sanat ve Ekonomi arasında nasıl
bir bağ vardır?

Çoğunlukla itibar ve saygınlık kazanmak ya da var olanı pekiştirmek,
geliştirmek diyebilirim. 20. yüzyıl ortasından başlayarak sanat, çeşitli
gerekçelerle, iş dünyasında da önem ve öncelik kazanmaya başladı. Bu
gerekçelerin içinde siyasi ve ekonomik unsurların da yer aldığını göz ardı
etmemek lâzım. Kültür, sanat ve ekonomi arasında kapitalizmin
yükselişiyle gelişen çok güçlü bir bağ var. Güncel duruma bakacak
olursak, sanat, dijital açılımlarıyla, özellikle küresel salgın sürecinde, çok
ilginç bir yöne evrilmeye başladı ve metaverse’ün çok önemli bir parçası
haline geldi. Bir kaya parçası görseline 1.3 milyon dolar verilmiş olması
bunu gösteren ilginç bir örnek bence…

Deutsche Bank Art Collection | London-In-Sight Blog

Deutsche Bank, Londra

Pek saygıdeğer Suna ve İnan Kıraç ise bu anlayıştan yola çıkarak kültür ve sanat yönünde faaliyetler gerçekleştirmek için “Suna ve İnan Kıraç Vakfı”nı kurdular. Üstelik bu vakıf, kültür ve sanat branşının yanı sıra sağlık ve eğitim konusunda da faaliyetler göstermektedir. Özalp Birol ise 2004 yılından bu yana Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü olarak Pera Müzesi‘ni yönetmektedir. Bir müzeyi idare etmek onun kariyeri adına bir ilk olacaktı. Peki Özalp Bey’in yeni tecrübelere yelken açtığı bu sanat dolu serüvenin başlarında bu serüvene karşı ne gibi duygular ve beklentiler besliyor olabilirdi? Bu sorumluluklar ve zorluklarla dolu 17 yılı nasıl başarıyla geçirdiğine dair cevap aramamızda rol oynayan şu soruyu kendisine sorduk:

2004 yılından beri Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü olarak Pera Müzesi’ni yönetme görevini üstleniyorsunuz, peki o yıllarda müzeciliğe karşı düşünceleriniz nelerdi ve neler öğretti, neler kazandırdı bu süreç size?

Bu görevi aldığımda, geçmiş yıllarda Yapı Kredi’de ve Koç’ta edindiğim
çok geniş ve değerli deneyime sahiptim. Ancak bu deneyim yelpazesi
müzecilik ağırlıklı değildi. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin hazırlanması sürecinde ve açıldıktan sonra geride bıraktığımız 17 yılda
bilgi, beceri ve tecrübe bağlamında, müzecilik alanında da çok şey
öğrendim. Bu öğrenme sürecinde, vizyon koymak, kurumsal yönetim,
işletme modeli oluşturmak, plânlama, programlama, stratejik iletişim
gibi daha önce çalıştığım kurumlarda edindiğim deneyimi de çalıştığım
kuruma aktardım. Kurucularımız ve benim açımdan kazan kazan durumu
oldu, diyebilirim.

Pera Müzesi'nde KOLEKSİYON Sergilerini Keşfetmenin Tam Zamanı! – bi_özet – Sektörel Gündemin Özeti_Özalp Birol

Pera Müzesi

Pera Müzesi’nden söz açılmışken, kuruluşundan bu yana 18 yıllık süre içerisinde birçok sergiye ev sahipliği yaparak binlerce değerli sanat eserini sanatseverlerle buluşturduğunu söylemeden geçmemek gerekir. Yürütülen her sergide Özalp Birol’un büyük bir etkisi olduğu ise aşikar. Sergilerin başarıyla gerçekleşmesi için ekibiyle birlikte saatler, mesailer harcadı. Bunun üzerine aklımızda bu yoğun çaba sarf ettiren süreç içerisinde onu motive eden, heyecan duymasına etkisi olan projeler ne olabilir sorusu canlandı. Cevap için ise kendisine şöyle bir soru yönelttik:

Pera Müzesi’nde bugüne kadar sizi en çok heyecanlandıran proje hangisi olmuştur diye sorsak, cevabınız ne olurdu?

Önce, Pera Müzesi’nin kendisi… Sonra, Aralık 2004’te Kaplumbağa
Terbiyecisi’nin alınması, Jean Dubuffet sergisi, açılışında İsveç Kralı Carl
XVI Gustaf ve Kraliçe Silvia’nın da hazır bulunduğu “Avcı Mehmed’in
Alay-ı Hümayunu” sergisi, “Pirosmani”, “Kariye”, Tate Britain’la
gerçekleştirdiğimiz “Doğunun Cazibesi: Britanya Oryantalizmi” sergisi,
“Josef Koudelka”, “Frida Kahlo & Diego Rivera”, “Fernando Botero”,
“Çarlık Rusyası’ndan Sahneler”, “Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar”,
“Alberto Giacometti”, “Goya”, “Grayson Perry”, “Üryan, Çıplak, Nü”,
“Giorgio De Chirico” sergileri, “İstanbul’da Deniz Sefası”, “Parajanov
Sarkis ile”, “Etel Adnan”, “İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm” ve
“İstanbul’dan Bizans’a” ve elbette ev sahipliği yaptığımız Bienal sergileri,
yüzlerce projemizden ilk nazarda aklıma gelenler…

Pera Müzesi | Gelman Koleksiyonu'ndan Frida Kahlo ve Diego R… | Flickr

Pera Müzesi, Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisi(2011), Tarık Başoğlu

Pandeminin hayatımıza girmesiyle birlikte birçok kuruluş pandeminin yarattığı kaotik düzene uyum sağlamaya, ayak uydurmaya çalıştı. Kültür ve sanatın insan üzerinde ne kadar iyileştirici bir rol oynadığını bilen Pera Müzesi, pandemiden önce de çağı yakalamak adına halihazırda birçok girişimde bulunmuştur. Tabii ki bu amacı gerçekleştirmek için dijitalleşmenin bize sunduğu imkanları kullanarak yol almaktan başka çare olmadığını da söylemek pek yanlış olmayacaktır. Pera Müzesi’nin uzun yıllardır yaptığı ileriye dönük atılımlar, bu kaos çemberi içerisinde ne gibi etkilere yol açmış olabilir? Aklımızda canlanan bu soruya cevap bulmak için kendisine şunu sorduk:

Pera Müzesi’nin dijitalleşmeye çok önem verdiğini görüyoruz. Bu teşebbüsün ne gibi faydaları oldu sizin için?

Bu süreçte yaptığım başka söyleşilerde de ifade ettiğim gibi; nitelikli dijital arşivimiz, web tabanlı çalışmalarımız, 2008 yılında kurduğumuz
sosyal medya ve kamusal erişim programları birimimiz, 2012’de Google
Arts & Culture’ın davetiyle başladığımız iş birliği, 2019 yılında
başlattığımız “Osman Hamdi Bey’in Dünyasına Yolculuk” sanal gerçeklik
deneyimi ve son 10 yıldır çeşitli sergilerimizde kullandığımız hologram,
mapping, dijital oyun ve sanal gerçeklik uygulamaları, bizi, pandemi
döneminde oldukça güçlü ve avantajlı kıldı. Bu süreçte ziyaretçilerimizle
kurduğumuz ilişkiyi sağlam ve kalıcı kılmak çok önemli. Kurumlarımız her zaman gelişmeye, yeniliklere açık; hızlı ve doğru iş üreten çalışkan
ekiplerimiz, nitelikli paydaşlarımız var. Bu süreçte, dijital teknolojilerin
müzelere ve ziyaretçilerine sunabileceği fırsatları, dijital mecraların
dinamiklerini daha da iyi anlamaya çalıştık ve buna uygun çözümler
ürettik. Bu süreç halen devam ediyor, 3 boyutlu dijital sergi turlarımızla,
film gösterimlerimizle, web tabanlı öğrenme programlarımızla, sanatsal
ve bilimsel etkinliklerimizle, yolumuza devam edeceğiz.

Bu bağlamda şunu da sormak isteriz, Teknoloji ile birlikte değişen bir dünya söz konusu. Peki ya bu değişimlerin sergicilik anlayışına yansımalarını nasıl yorumluyorsunuz? Günümüzde nasıl bir sergicilik anlayışı ile karşı karşıyayız?

Teknolojinin iyi kullanıldığı, ziyaretçiyi üstten bakmadan bilgilendirmeye
çalışan, insan odaklı, ziyaretçi dostu bir sergicilik anlayışı diyebilirim.

Pera Müzesi'nden Üç Boyutlu Sergi Deneyimi | Artful Living

Pera Müzesi, 3 Boyutlu Osman Hamdi Bey sergisi

Müzecilik ve Müzeler 19. ve 20.yy boyunca giderek hızlanan ve radikalleşen bir değişim ve gelişim süreci içerisinde oluşmuşlardır. Nesne merkezli bir
yaklaşımdan insan merkezli bir vizyona yönelerek eğitimi en önemli işlevlerden biri olarak benimsemiş ve 21.yüzyıla girerken işlevlerini koruma, araştırma ve iletişim olmak üzere 3 temel alanda tanımlamıştır. Bir ülkenin ekonomik yapısında büyük bir önem teşkil eden kültür turizmi ise, kendi kapsamı altında bulunan müzeciliğin bu konu bağlamında potansiyel etkileri üzerine sayın Birol’a şöyle bir soru yönelttik:

Kültür turizminin bir parçası olan müzecilik ne kadar büyük bir önem arz ediyor?

Çok büyük önem arz ediyor. Müzeler, gerek binalarıyla gerekse
içerikleriyle, bulundukları şehri ulusal ve uluslararası bir çekim noktası,
cazibe merkezi haline getirebilirler. Bu durum bir taraftan şehri turistik bir yere dönüştürebilir diğer taraftan şehrin ekonomisine turizm eksenli bir dönüşüm sağlayabilir. Bilbao Guggenheim örneği üstünden terminolojiye giren Bilbao Etkisini hepimizi biliyoruz, ancak burada genelde atlanan ya da göz ardı edilen husus bence çok önemlidir; o da o coğrafyadaki değer, kültür ve sanat kurumlarının da yer alacağı geniş kapsamlı, entegre bir stratejik plânın varlığıdır. Bölge yönetimi araştırma, geliştirme ve o coğrafyanın dönüştürülmesinden sorumlu paydaşların belli kilit projelerde örgütlenmesini sağlamasaydı, yalnızca bir mimari yapıyla böyle bir başarının elde edilmesi mümkün olmayabilirdi. Sıradan ve ara ara yapılan fuarlara gelen turistler dışında pek de bir ziyaretçisi olmayan Bilbao, bu kapsamlı projeyle, bir işçi şehrinden sanat turizmi şehrine dönüşmüştü. Mimarlığın, müzeciliğin kültür turizmiyle ve ekonomisiyle olan bağlantısını gösteren ilginç bir örnektir Bilbao Guggenheim

İstanbul’un tarihi dokusunu oluşturan yalnızca İstanbul tarihi adına olmayıp
dünya adına da büyük bir anlam ve değer taşıyan Pera yani bugünkü adıyla
Beyoğlu’na doğru bir yolculuğa çıkalım. Peki bütün hayatını İstanbul’da geçiren ve yıllarca Beyoğlu’nda mesleğini icra eden Özalp Birol şu anki Beyoğlu’na dair aklında ne gibi düşünceler barındırıyor olabilir? Gelin şu anki Pera’nın durumuna bir de Özalp Birol’un perspektifinden bakalım:

Pera Müzesi/ Palas artık İstanbul ve Beyoğlu için kültürel bir miras niteliği taşıyan çok büyük bir değer. Tarihine baktığımızda sizce Pera’nın bu denli değer kazanmasının birincil sebebi ne olmuştur? Sizin Pera ile bağınız nasıl oluşmuştur?

İstanbul’un çok kültürlülüğünü temsil etmesi, Osmanlı döneminde şehrin
batıya açılan penceresi ve Avrupa tarzı yaşamın izdüşümü olması Pera’nın
varlığını her zaman özel bir semt olarak sürdürmesinin sebepleridir
bence… Pera Palas da, kuruluşundan günümüze, bu yaşam tarzının bir
sembolü olmuştur. İşin ilginç yanı, bugün Pera Müzesi olarak hizmet veren binamızın bir zamanların ünlü Bristol Oteli (Hotel Bristol) olmasıdır. Benim Pera ile bağıma gelince, annem, teyzelerim, çocukluğumda beni İstiklâl Caddesi’nde dolaştırırlardı; Emek, Yeni Melek, Fitaş gibi sinemalara gitmek, Japon Mağazası’ndan oyuncak almak, Hacı Abdullah ve Hacı Salih’te öğle yemeği, İnci‘de profiterol yemek Beyoğlu klâsiklerindendi. Beyoğlu, 1970’lerin ikinci yarısında ve ‘80’lerde, yani benim gençlik dönemlerimde, çok bozulmuştu; 1990’lardan itibaren toparlanmaya başladı, 2000’lerde açılan ya da yenilenen kültür ve sanat kurumlarının da etkisiyle büyük bir ivme kazandı. Son yıllarda, İstanbul’un sosyal ve fiziki dokusunda yaşanan fazlasıyla hızlı ve bir o kadar da olumsuz değişim Beyoğlu’nu da egemenliğine almış durumda… Şu an İstiklâl Caddesi’de hakim dil Arapça… Buna rağmen, şayet Galataport ve Beyoğlu Kültür Yolu projeleri tutarsa, ben Beyoğlu’nun geleceğinin parlak olduğunu, semtin nitelik çıtasının kültür ve sanatla yükseleceğini düşünenlerdenim.

Sayın Özalp Birol ile kültürel miraslardan tutun da dijitalleşmenin müzecilik ve sanat üzerindeki etkisine kadar uzanan keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Kültür ve sanat; bir ülkenin duygularını, düşüncelerini hatta sosyo-ekonomik yapısını bizlere ve gelecek nesillere tüm çıplaklığıyla göstermesinde büyük bir önem taşıdığını her daim göz önünde bulundurmamız, toplumsal benliğimizi keşfetmemizde büyük bir rol oynayacak olup bizi bir araya getirme yolunda ise önemli bir görev üstlenecektir.


2017-2021 döneminde Türk-Alman Üniversitesi / Kültür ve İletişim Bilimleri Bölüm Koordinatörü olan Prof. Dr. Ralf Behrwald ile gerçekleştirmiş olduğumuz röportajımıza ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

 

Aziz Ata Şen

Bunlar da ilgini çekebilir

Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır içi geri bildirimler
Tüm yorumları gör

Daha Fazla Kültür